| “Üçyüzonda gelmiş idim cihana” Veysel Şatıroğlu, 1894’te Sivas’ın Şarkışla
ilçesine bağlı Sivrialan köyünde dünyaya geldi.
Veysel’in dünyaya geliş öyküsü, Anadolu köylerinde
hemen birçok çocuğun yaşadığı olağan bir doğum
biçimidir. Ama, bugün özellikle dışarıdan bakanlar
için ilginçtir, olağandışıdır. Anlatmak gerekirse,
annesi Gülizar Ana, Sivrialan dolaylarındaki
Ayıpınar merasında koyun sağmaya giderken sancısı
tutmuş, oracıkta dünyaya getirmiş Veysel’i. Göbeğini
de kendisi kesmiş, bir çaputa sarıp yürüye yürüye
köye dönmüştür.Veysellere yörede “Şatıroğulları” derler. Babası
“Karaca” lakaplı, Ahmet adında bir çiftçidir.
Veysel’in dünyaya geldiği sıralar, çiçek hastalığı
Sivas yöresini kasıp kavurmaktadır. Veysel’den önce,
iki kız kardeşi çiçek yüzünden yaşamlarını
yitirmiştir.Yedi yaşına girdiği 1901’de Sivas’ta
çiçek salgını yeniden yaygınlaşır; o da
yakalanır bu hastalığa. Denebilir ki,
Veysel için A.Kutsi Tecer’le tanışması hayatında
yeni bir başlangıcı işaretliyor. 1933’e kadar usta ozanlarından şiirlerinden çalıp
söylüyor. Cumhuriyet’in onuncu yıldönümünde A. Kutsi
Tecer’in direktifleriyle bütün halk ozanları
cumhuriyet ve Gazi Mustafa Kemal üzerine
şiirler düzmüşler. ‘Yok öyle değil dedik. Biz destanımızı
okuyacağız, Mustafa Kemal’e!’Milletvekili Mustafa Bey, ‘okuyun da bir
dinleyeyim bakayım’ dedi. Okuduk dinledi. O zamanlar
Ankara’da çıkan Hakimiyet-i Milliye Gazetesi’yle
konuşacağını söyledi. ‘Yarın bana gelin!’ dedi.
Gittik. ‘Ben karışmam’ dedi. Sonunda kesti attı. Biz
ordan döndük geldik. ‘Ne yapsak?’ diye düşünüyoruz.
Sonunda, ‘Matbaaya biz gidelim’ dedik. Saza, tel
alıp takmak eski telleri yenilemek de gerekti. Ulus
Meydanı’ndaki çarşıya, o zamanlar Karaoğlan Çarşısı
diyorlardı. Saz teli almak için Karaoğlan Çarşısı’na
yürüdük.Ayağımızda çarık. Bacağımızda şal-şalvar,
şal-ceket, belimizde kocaman bir kuşak.! Efendim
polis geldi: -‘Girmeyin’ dedi. ‘Çarşıya girmek
yasak!’ Bizi tel alacağımız çarşıya sokmadı. Polis: -‘Yasak diyoruz. Siz yasaktan anlamaz
mısınız? Orası kalabalık. Kalabalığa girmeyin!’ diye
diretti.-‘Peki girmeyelim’ dedik. Polisi güya salmış gibi
yürümeye devam ettik. Adam geldi, arkadaşım
İbrahim’e çıkıştı. –‘Kafadan gayri müsellah mısın?
Girmeyin diyorum. Beynini patlatırım senin!’ diye
çıkıştı.-‘Beyefendi biz dinlemiyoruz! Biz çarşıdan saz
teli alacağız!’ dedik. O zaman polis, İbrahim’e:
-‘Tel alacaksan bu adamı bir yere oturt. Git telini
al!’ Neyse gitti İbrahim teli aldı geldi. Tel
taktık. Ama sabahleyin çarşıdan da geçemiyoruz.
Sonunda matbaayı bulduk.
-‘Ne istiyorsunuz?’ dedi müdür.
-‘Bir destanımız var. Gazeteye vereceğiz!’ dedik.
-‘Çalın bakayım; bir dinleyeyim!’ dedi. Çaldık
dinledi!
- ‘Ooo! Çok iyi’ dedi. ‘Çok güzel.’
Yazdılar. ‘Yarın gazetede çıkar’ dediler. ‘Gelin
de gazete alın!’ Orada bize telif hakkı olarak
biraz da para verdiler. Sabahleyin gidip 5-6 gazete
aldık. Çarşıya çıktık. Polisler:
- ‘Oooo! Âşık Veysel siz misiniz?
Rahat edin efendim! Kahvelere girin! Oturun!’
dediler. Bir iltifat başladı ki sormayın! Avukat içerledi ve kahretti: - ‘Gidin! İşinize
gidin!’ dedi. ‘Ankara Belediyesi’nin sizin için
parası yokmuş; tükenmiş!’ dedi. Acıdım avukata.‘Nasıl edelim? Ne edelim?’ derken bir de
‘Halkevi’ne uğrayalım bakalım. Belki oradan bir şey
çıkar’ diye düşündük. Mustafa Kemal’e gidemiyok.
Halkevine gidek. Bu defa, Halkevine, bizi kapıcılar
bırakmıyor ki girelim. Orada dinelip duruyorduk.İçeriden bir adam çıktı: -‘Ne geziyorsunuz
burada? Ne yapıyorsunuz?’ diye sordu.-‘Halkevine gireceğiz ama bırakmıyorlar!’ diye
cevap verdik.
-‘Bırakın! bu adamlar, tanınmış adamlar! Âşık
Veysel bu!’ dedi.
O içeriden çıkan adam, bizi edebiyat şubesi
müdürüne gönderdi. Orada: -‘Ooo! Buyurun! Buyurun!
dediler. Halkevinde bazı milletvekilleri varmış.
Şube müdürü onları çağırdı: -‘Gelin halk şairleri
var, dinleyin.’ dedi.
Eski milletvekillerinden Necib Ali Bey: -‘Yahu
dedi bunlar fakir adamlar. Bunlara bakalım. Bunlara
birer kat elbise de yaptırmalı. Pazar günü de
Halkevinde bir konser versinler!’
Hakikaten bize, birer takım elbise aldılar. Biz
de o Pazar günü Ankara Halkevi’nde bir konser
verdik. Konserden sonra cebimize para da koydular.
Ankara’dan köyümüze işte o parayla döndük.
Plağa okuduğu ilk türkü ise, Emlek yöresinin ünlü
ozanlarından Âşık İzzeti’nin:
“Mecnunum, Leyla’mı gördüm
Bir kerrece baktı geçti.
Ne söyledi ne de sordum
Kaşlarını yıktı geçti
Soramadım bir çift sözü
Ay mıydı gün müydü, yüzü
Sandım ki zühre yıldızı
Şavkı beni yaktı geçti.
Ateşinden duramadım
Ben bu sırra eremedim
Seher vakti göremedim
Yıldız gibi aktı geçti.
Bilmem hangi burç yıldızı
Bu dertler yareler bizi
Gamzen oku bazı bazı
Yar sineme çaktı geçti..
İzzetî, bu ne hikmet iş
Uyur iken gördüm bir düş
Zülüflerin kement etmiş,
Yar bonuma taktı geçti.” şiiridir.
Köy Enstitüleri’nin kurulmasıyla birlikte, yine
Ahmet Kutsi Tecer’in katkılarıyla, sırasıyla Arifiye,
Hasanoğlan, Çifteler, Kastamonu, Yıldızeli ve
Akpınar Köy Enstitüleri’nde saz öğretmenliği
yapıyor. Bu okullarda Türkiye’nin kültür yaşamına
damgasını vurmuş birçok aydın sanatçıyla tanışma
olanağı buluyor, şiirini iyiden iyiye
geliştiriyor.Âşık Veysel’in yaşamını özetlemek
gerekirse, Erdoğan Alkan’ın şu betimlemesi en güzel
cümleleri oluşturur: “Kızılırmak soru işaretine
benzer, Zara’dan doğar, Hafik ve Şarkışla’dan sonra
Sivas topraklarını terkeder. Bir yay çizip
Kayseri’yi, Nevşehir’i, Kırşehir’i, Ankara’yı ve
Çorum’u sular, Samsun’un Bafra ilçesinde denize
dökülür, Âşık Veysel’in yaşam öyküsü Kızılırmak
gibidir. Bir ucu Bafra’dadır, bir ucu da Zara’da.
Bafra’ya dek uzanan acılı bir yaşam Zara’nın
doğusundaki Kızıldağ’ın gür sularıyla beslenip sona
erer.”
|